Sosyal medya hayatımızda büyük bir yer almaya başladığı zamanlarda Silikon Vadisi‘ndeki gelişmeleri takip eden bir avuç insandık biz. Meselenin sadece Google, Facebook olmadığını anladığımızda ise orada oluşan piyasaya benzer bir versiyonunun Türkiye’de olabileceğini düşünecek kadar da hayalperesttik.

Çılgınca büyüyen Facebook, geri planda kalmamak için yatırım üstüne yatırım yapan Google, hayatımıza farklı bir bakış açısı kazandıran Twitter’dan ibaret değildi piyasa. Aslında derinlerde daha fazlası vardı. Büyük bir ekosistem oluşuyordu. Transfer hızını artıran, dosyaları istediğimiz kadar küçülten, günlük yaşamı kolaylaştıran yazılımlar, mobil uygulamalar, mobil oyunlar, otomasyon yenilikleri, askeri sistemler, teknolojik aletlerin gelişmesi ve daha fazlası… Bizim için “daha fazlası” Silikon Vadisi’nde bitmek bilmeyen bir masal gibiydi. Gözümüzü Mashable’da açıp kapardık.  Evlerinin garajlarında geliştirdikleri teknolojilere yatırım bulan çılgın Amerikalılar bizi heyecanlandırır, okyanus ötesinden gelecek her yatırım haberi bizim umudumuz olurdu.

Peki bizim bu Amerikalı arkadaşlardan ne eksiğimiz vardı?

Aynı dünyada yaşıyor, aynı şeyleri düşünüyor ve özünde hemen hemen aynı şeylere ihtiyaç duyuyorduk. Onların yaptıklarını biz de burada yapabilir ve bizi anlayacak insanlar bulabilir düşüncesiyle çıktık yola ve kendimize şu soruyu sorduk: “Neden biz de yapmayalım?”

Bu ilk soruyla başlayan serüvenimiz, doğacak sorunlarımızın anasıydı. Fazla olumsuz bulabilirsiniz belki ama çok kısa bir sürede anladık ki biz burada 100 kişi 1 garaj çocuğu etmiyorduk ama yine de pes etmeye kolay kolay niyetimiz yoktu.

Piyasanın henüz oluşmamış olması bizler için hala(!) umutlandırıcıydı, sonunda Türkiye’de yeni bir şeyler olacaktı(!) düşüncesiyle, etrafımızda bizim gibi düşünen yazılımcılar aradık durduk, Matrix’te Neo aramak gibi bir şey düşünün… Zordu, çünkü mavi hapı tercih etmiş kimseyle çalışamazdık. İdealist bir yazılımcı bulamayacağımız gerçeği suratımıza tokat gibi çarpmıştı. Olayı dramatize ettiğimi düşünebilirsiniz ama benim için iş hayatında dramalara yer yoktur. Sadece ideallerine veda etmiş insanları hayallerinize ortak edemezsiniz, fikrinizi emanet edemezsiniz ve en önemlisi ona güvenemezsiniz. Çünkü kendi ideallerinden bile vazgeçmiştir. Biz çılgınların peşindeydik işte tam da bu nedenle işimiz birkaç tık daha zordu.

2 mobil oyun, 3 e-ticaret sitesi, 1 monitoring yazılımı, 1 e-learning sistemi, 1 mobil uygulama ve 1 sosyal ağ denemesi.

Yenilikçi bir girişimci olmak Türkiye’de çok zor…

Yıllar önce Startup’ın ne olduğunu “o ne yaa” diyen profesyonellere anlatıp durduk. Elimizdeki projelerin değerini, pazara etkisini, etkileyeceği sektörleri ve hatta geliştirebilirsek sesinin ta Silikon Vadisi’nden duyulabileceğini defalarca dile getirdik ama sonuç hep aynı oldu. Çünkü anlattığımız insanlar zamanında ideallerinden vazgeçmiş büyük holdinglerin mutsuz çalışanlarıydı. Teknoloji onlar için bilgi işlem departmanının bilgisayarlarına format atmasından ibaretti.

Dijital sektörün global yatırımcıları henüz Türkiye piyasasına girmeden biz melek yatırımcı kovalıyorduk. Somut ürünlere odaklı yatırım yapan yatırımcılara teknoloji ve yazılım anlatmanın zorluğunu sadece yaşayan bilir. Netice itibariyle erken girdiğimiz dijital girişimcilik işi bizi her defasında hüsrana uğratıyor, her seferinde piyasa bizi biraz daha umutsuzluğa sürüklüyordu. Tahmin edeceğiniz gibi bütçemiz ile doğru orantılı olan umutsuzluğumuz yaptığımız her yeni girişimde daha para kazanma odaklı haline gelmeye başlıyordu.

Acil bir B planı yaparak, kendi ayakları üzerinde durabilen bir girişimde bulunduk. Yaptığımız şey hem kendini amorti edecekti hem de bizim diğer projelerimiz için kaynak oluşturacaktı. Kendimizi ayakta tutmaya çalışırken geride bıraktığımız enfes işlerimize tekrar dönmek umuduyla para kazanmaya odaklandık.  Piyasa için oldukça yenilikçi olduğunu düşündüğümüz yeni pazarlama yöntemleri geliştirdik, bazılarını direkt olarak yurt dışından alıp Türkiye pazarına uyarladık. Girişimlerimiz bir kenarda dururken biz yeni markalar oluşturmaya başladık. İnanamayacağınız kadar ufak bütçeler ile inanılmaz kitlelere ulaşan 2 marka yarattık. Para kazanmaya başlamış, ekibimizi büyütmüştük ama bir türlü diğer girişimlerimize bir türlü girişememiştik.

Bu süre zarfında çok memnun edici olmasa da bir yatırım piyasasının oluştuğunu söyleyebilirim. Bir defa daha deneyelim dedik ve girişemediğimiz projelerimizi kolumuzun altına koyup Türkiye pazarına giren global yatırımcıların kapısını çaldık. Aynı dili konuştuğumuzu inandığımız bu international insanlar ile yaptığımız görüşmelerin sonucu ise tam bir fiyaskoydu. Bir aslanın avını paramparça edişi gibi geçen görüşmemizde besin zincirinin en güçlü halkasıyım ben diye bağıran tavırlarından önce sizi av psikolojisine sokup sonra size yatırım yapmayı kabul edişiyle yaşayacağınız karmaşa oldukça sarsıcı bir deneyim.

Hikayemizin mutlu sonla bittiğini düşünmeyin!

Avukatlarımız ile oturduğumuz yuvarlak masa toplantılarımızın hiç birinde istediğimizi alamadık. Ekosistemin merkezine kendilerini konumlandıran international abilerimizin aç gözlülüğü nedeniyle projemizi kolumuzun altına tekrar alarak yatırım almaktan vazgeçtik. Nedenlerini anlatmayı çok isterdim ama onu da artık başka bir yazıda sizlerle paylaşacağım. Ama siz siz olun Amerikalı gibi düşünüp Türk gibi iş yapmaya çalışmayın.

Sevgiler.

Gözde Serimer

28 Mayıs 2013

Geleneksel reklamcılık elbette bitmiyor ama bitecek olursa muhtemelen içerik yoksunluğundan sönüp gidecek. Özellikle sosyal medya reklamcılığını kullanma konusunda büyük hatalar yapan geleneksel reklamcıların imdadına dijital pazarlamacılar yetişti ama dijital pazarlamanın derinliğini ve etkisinin büyüklüğünün farkında olmayan ve bu nedenle hala bu alana uzak duran yatırımcılar var, ne büyük hata!

Neyse, gelelim Dijital Pazarlamaya.

Dijital Pazarlamanın yapı taşı içerik ve içerik pazarlamasıdır, peki nedir bu?

Normal reklamların yapamadığını yaparak uzun vadede hedef kitle ile bir güven ilişkisi kurup markaların itibarını artırmaya yarayan alternatif bir yöntemdir; bunun yanı sıra içerik pazarlamasının en önemli etkilerinden biri de ürün satışına yapmış olduğu pozitif katkıdır.

Aslında içerik pazarlamasının özünde güven vardır. Hedef kitle ile kurulan bu güven ilişkisi uzun vadede markanın tercih edilmesini sağlar. Geleneksel reklamcılık bunu marka konumlandırma olarak tabir eder. Sosyal Medya Reklamcılığında da bu aynı gözükür ama içerik olarak tamamen farklılar. Çünkü klasik bir marka konumlandırma çalışması uzun bir süreci içerisinde barındırır, Sosyal Medya’da ise bunu saniyeler içerisinde bile yapabilirsiniz.

Yani sonuç aynı, yöntemler farklı.

Sosyal Medya’nın bu denli yükselmesi geleneksel reklamcılığın kafasını karıştırdı, onlar pek bu durumu kabul etmeseler bile hepsi zamanla gelenekselden, yeni medyaya kaymaya başladı. Son dönemlerdeki sloganları gelenekselin içerisinde eritilmiş sosyal medya reklamcılığı!

Tabi işlerini ne kadar doğru yaptıkları tartışılır!

Çünkü tüm dünyaya baktığınızda da en iyi dijital işler her zaman dijital ajanslardan çıkıyor ve dijital ajanslar geleneksel reklamcılara nazaran daha yaratıcı. İşte bunun nedeni içerik pazarlamasının büyük bir önem arz ediyor olmasıdır. Çünkü geleneksel reklamcılıkta ürün hedef kitlenin yüzüne çarpılıyorken; diğerinde hedef kitle tatlı tatlı ürüne doğru koşuyor.

İçerik pazarlaması yaratıcılığa açık olarak üretilmiş her türlü done ile başarılı bir şekilde yapılır. Amaç sadece hedef kitleyi vurmak değil, insanların keyif almalarını sağlamaktır.

İletişim çağı insanların odaklanma sorununu ortaya çıkardı. Tüm mecralarda reklam olması dünya insanlarının reklam görünce kaçar hale gelmesine neden oldu. Hal böyleyken kaçtığımız reklamlara güvenemediğimizi fark eden reklamcılar artık bize strafordan yapılmış yaş pastaları değil kekin üzerindeki ekstra pudra şekerini vaad eder oldular.

Hangisi geleneksel hangisi dijital anlamışsınızdır.

Kitap ve gazete okuma oranlarının pek de yüksek olamadığı güzel ülkemde, toplumsal bilinç kazandırmak için televizyon büyük önem teşkil ediyor. Çeşitlilik bakımından zengin bir ülke olmamıza rağmen neden ulusal kanallar sürekli olarak aynı konuları ele alan diziler ve programlara yatırım yapıyorlar? Bunun tek bir nedeni var; korkak yapımcı, korkak yayıncı, korkak televizyoncu.

Senelerdir içeriğinde biraz olsun değişime gidilmeyen programlar hala yayın hayatlarına devam ediyor, teknoloji gelişiyor, zaman geçiyor, insanlar yaşlanıyor, küçük çocuklar büyüyor, düşünce yapımız, dünya görüşümüz, her şey değişiyor ama bu programlar değişmek bilmiyor.

Zamana ayak uydurma konusunda da bir çoğu oldukça başarısız bir profil çiziyor. İzleyiciye daha kaliteli olabilecek başka bir alternatif sunulmuyor, dolayısı ile o programı izlemeye devam ediyor. Oysa ki bu tip programlara alternatif oluşturmak bizim gibi bir ülkede zor olmamalı.

Televizyon yayıncıları, Türk izleyicisini seneler önce tanımlanmış olan profili üzerinden karar vermeye devam ediyor. Nedeni ise çok açık, kimse kendini zora sokmak istemiyor..Yeni bir izleyici profili olduğunu da kabul etmek zor geliyor. Oysa ki Türkiye’deki izleyici kitlesi yeni olan her şeyi sever. Ne zaman yeni bir program yeni bir dizi başlayacak olsa, çoğunlukla en az 1-2 defa o projeye şans verirler ve izlerler. Eğer beğenmişse izleyici, diğer kanallar da esas formatı baz alınarak, ufak değişikliklerle izleyiciye bir başka alternatif sunmaya çalışır, aslında içerik aynıdır, yapılan iş ucuz bir taklitçilikten başka bir şey değildir.

İzleyici bunu da sevmez.
Taklit programlar, içeriği benzer diziler, aynı tip yüzler, aynı konular…
Sanki zorunlu tutuluyormuş gibi hep bu yolda devam ediyorlar. Profesyonel Televizyonculuk bu mudur?
Hiç sanmıyorum.
Toplumsal bilinç kazandırmak için, televizyon tartışmasız büyük önem teşkil ediyor, bunun herkes farkında. Gelin görün ki izlememiz için önümüze konulan bütün diziler, programlar dediğimiz gibi birbirini tekrar ederek gidiyor. En yaratıcı insanların yer aldığını düşündüğümüz sektöre bir bakıyoruz ki muhteşem taklitçilerle dolmuş.
Yaratıcılık güzel tekrar yapmak değildir. Peki bu yayınlarla nasıl bir toplumsal bilinç kazandırabilirler?
Kazandırmak bir yana dursun televizyona duyulan güven gün geçtikçe azalıyor. Bu konu hakkında söyleyeceğim tek şey: “Sen karşındaki adamı adam yerine koymazsan, onlar da seni adam yerine koymaz.”
Son dönemlerde dikkat ettiyseniz bu tarz televizyoncular sosyal medyadan da korkar durumdalar, ne zaman bir olumsuzluk duysalar, karşı atağa geçip eleştiriyorlar. Onlara göre “Sosyal Medya baz alınarak bir sonuca ulaşmak çok saçma ve gerçeği yansıtmaz…” Peki bu adamlara göre gerçeklik nedir?
Onlara göre gerçek toplumsal bilinç kazandırmanın ötesine koydukları, kazandıkları paradır.  Herkese hitap ettiklerini belirten yayıncılar neden sosyal medya karşısında dik başlı davranıyorlar? Toplumun sesine kulak tıkamak geçici ve geçersiz bir kaçış yöntemi. Bazı yayıncılar neyse ki düştükleri bu hatadan çabuk döndü, diğerleri de bakalım sosyal medya ve televizyonu yayınlarına entegre edebilmek için nasıl bir yol izleyecek.

Taklit programlar, içeriği benzer diziler, aynı tip yüzler, aynı konular…

10.02.2012